Arz-ı Mevud’un Sınırlarında Kıbrıs: Tarihi ve Jeopolitik Analiz

İsmail Şahin
İsmail Şahin - Akademisyen - Yazar Görüntülemeler
7 dk okuma süresi

Kıbrıs’ta giderek artan Yahudi nüfus ve nüfuzu beraberinde nasıl bir tehdit getiriyor olabilir? Akademisyen-Yazar Prof. Dr. İsmail Şahin, ülke gündemini meşgul eden konuyu Kıbrıs Raporu için kaleme aldı.

Modern Siyonizm’in kurucu babası Theodor Herzl (1860-1904) öncülüğündeki Siyonist Yahudiler, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin’le birlikte Filistin’i çevreleyen topraklara yönelik de birtakım planlar içerisindeydi. Kıbrıs adası da bunlardan biriydi. Siyonistlere göre Kıbrıs’ın Yahudiler tarafından sömürgeleştirilmesi ileride kurulacak İsrail devletine muazzam bir güç sağlayabilirdi.

Siyonizm’in kurucusu, Theodor Herzl.

Bu hususta Theodor Herzl ile Siyonist planların sadık bir destekçisi olan Lionel Walter Rothschild (1868-1937) arasında Kıbrıs’ın Yahudi yerleşim planlarına dahil edilmesi konusunda bir fikir birliği bulunuyordu. Theodor Herzl söz konusu planı hayata geçirebilmek adına, bu tarihlerde Kıbrıs, İngiltere’nin idaresi altında olduğu için 1903 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain ile bir görüşme gerçekleştirmiştir.

Siyonistlerin tüm ısrar ve baskılara rağmen İngiliz hükümeti, Kıbrıs’ın Yahudi yerleşimcilere açılmasının Kıbrıs’ta etnik sorunlara yol açacağından endişe duyarak söz konusu planı geri çevirmek zorunda kalmıştır. Yine de Siyonist liderler, Kıbrıs’tan bir türlü vazgeçmemiştir. Öyle ki 1939 yılında daha kapsamlı bir planı İngiliz hükümetine teklif etmişlerdir. Yeni plan, Kıbrıs’ta yaşayan Rumlarla Selanik’te yaşayan Yahudilerin mübadele edilmesini öneriyordu. Bu plan da İngiliz hükümeti tarafından geri çevrildi.

1947 yılında Filistin limanına varan ve 4 bin 500 Yahudi sığınmacıyı taşıyan Theodor Herzl gemisi

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudilere yönelik soykırım politikası sonucunda, birçok Yahudi Avrupa’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Bu yıllarda mülteci Yahudiler için Kıbrıs adası Filistin’e bir sıçrama tahtasına dönüşmüştü. Resmi rakamlara göre, bu yıllarda Kıbrıs’taki kamplarda yaşayan toplam Yahudi sayısı 50 bin civarındaydı.

Kıbrıs’ta kurulan mülteci kampları.

O dönemde Filistin, İngiliz mandası altındaydı ve Yahudi göçüne yönelik İngiliz hükümeti ciddi kısıtlamalar getirmişti. Bu kısıtlamalardan dolayı İngiltere, Filistin’e göç etmeyi planlayan Yahudi mültecileri Kıbrıs’taki kamplara yerleştiriyordu. İngiliz yönetimi, Filistin’deki göçü kontrol altına almak ve Filistin’e girişi sınırlamak amacıyla Kıbrıs’taki kampları kullanıyordu.

Yahudilerin Filistin’e göçünün temelinde dini inanç bulunuyordu. 1939 yılında Filistin’de Yahudilerin toprak satın almasına ve göç etmesine yeni kısıtlamalar getiren İngiliz düzenlemelerine karşı yapılan gösterilerde Siyonist Yahudilerin taşıdığı pankartlar şöyle yazıyordu:

“Biz bu toprak (Filistin) üzerindeki hakkımızı İngiliz mandasından değil, Tevrat’tan alıyoruz.”

Bu söz, tüm hikâyeyi özetlemeye yetiyordu…

2000’li yılların başından itibaren İsrail vatandaşları ile başka vatandaşlıklara sahip Yahudilerin Kıbrıs’a olan ilgisi yoğun bir şekilde artmaya başladı. Kısa zaman zarfında adaya yerleşen Yahudi sayısı on binleri aştı. Bu kişiler adanın her iki tarafına ciddi yatırımlar yaptılar; toprak satın aldılar, siteler kurdular, liman imtiyazı elde ettiler, Yahudi kültürünü adada görünür kılmaya çalıştılar ve örgütlendiler.

Yahudilerin Kıbrıs’a artan ilgisi üzerine ulusal ve uluslararası medyada birçok yazı kaleme alındı. Yazılar genel itibariyle iki görüşü yansıtıyordu. Bunlardan ilki, Kıbrıs’ın ucuzluğu, hoşgörü iklimi, çok kültürlü yapısı, mevsim şartlarının çekiciliği ve son olarak adanın İsrail’e coğrafi yakınlığı gibi başlıkları öne çıkarıyordu. Adaya yerleşen Yahudiler de bu görüşteydi. Onlar da adanın maddi koşullarının elverişliliği üzerinde duruyorlardı.

İkinci görüş ise maddi koşullardan ziyade manevi motivasyonu ön plana çıkarıyordu. Bu görüşe göre adaya göç eden Yahudilerin gizli bir amacı vardı. O da uzun vadede Kıbrıs’ı ele geçirmek. Hatta bu bağlamda “Kıbrıs Filistin Olmasın” sloganıyla yoğun bir kampanya başlattılar ve kısa sürede kamuoyu oluşturmayı başardılar. Temel iddiaları, Kıbrıs’ın “arz-ı mevud” diye bilinen “Vadedilmiş Topraklar” içerisinde yer alıyor olmasıydı. Günümüzde bu konu, İsrail’in 7 Ekim’de Gazze’ye başlattığı yoğun bombardımanlarla hiç olmadığı kadar gündeme geldi ve birçok tartışmanın ateşini fitilledi.

Kitab-ı Mukaddes geleneğine göre arz-ı mevud, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. Musa’ya ve onların zürriyetlerine ebedi mülk ve miras olarak verilmiştir. Kitab-ı Mukaddes’te Hz. İbrahim’e yapılan vaatte, “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölge” söz konusu iken Hz. Musa ve Yeşu’a yapılan vaatte, “ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” ifadesine yer verilmiştir. Yahudilerin burada belirtilen sınırlar içerisinde kalan toprağı kendilerine özgü sayması ve benimsemesi bu inançtan ileri gelmektedir. Dolayısıyla Yahudi inancına mensup kişiler için bu topraklarda kök salmanın kutsal bir yönü bulunmaktadır.

Esas soru şu: Peki Kıbrıs bu inancın neresinde yer alıyor? Miladın ilk yüzyıllarına kadar Kıbrıs’ta hatırı sayılır bir Yahudi nüfusun varlığı tarihi kaynaklardan okunabilmektedir. Zaten son yıllarda Kıbrıs’ta Yahudi tarihi ve kültürüne yönelik araştırmaların artmasının bir nedeni de budur. Bir başka ifadeyle, Yahudiler Kıbrıs’la olan tarihi ve kültürel bağlarını bilimsel bir şekilde ortaya çıkarmaya çalışıyor. İşin dini boyutuna gelince, Kıbrıs’ın arz-ı mevud’un içerisinde yer aldığına ilişkin herhangi bir delil söz konusu değil. Ancak “ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” ifadesi oldukça şüphe uyandırıcı. Belki daha önemlisi, Kıbrıs’ın arz-ı mevud’un güvenliğinde oynayacağı roldür. Şüphesiz Kıbrıs adası, Nil’den Fırat’a uzanan toprakların güvenliğinde muazzam bir konuma sahiptir.

Kıbrıs’ın arz-ı mevud sınırları içerisinde olup olmamasının hiçbir önemi yoktur.
Kıbrıs gibi jeopolitik öneme sahip,
ihtilaflı bir adada belli bir topluluğun
demografik ve mülkiyet yapısına
etki edebilecek düzeyde çoğalması,
“dış yatırım” konusuna indirgenip ele alınamaz.

Prof. Dr. İsmail Şahin

İsrail’in dış politikası incelendiğinde, Doğu Akdeniz’de iktisadi ve siyasi kontrolü ele geçirmeye yönelik ciddi atılımlar içerisinde olduğu hemen fark edilebilir. Bu bağlamda Kıbrıs’ın, arz-ı mevud sınırları içerisinde olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Bu noktadan hareketle, Kıbrıs gibi jeopolitik öneme sahip, ihtilaflı bir adada belli bir topluluğun oradaki demografik ve mülkiyet yapısına etki edebilecek düzeyde çoğalması, “dış yatırım” konusuna indirgenip ele alınamaz. Kıbrıs’ta artan Yahudi varlığının bir tehdit mi yoksa bir fırsat mı olduğu sorusu henüz kesin bir şekilde yanıtlanmış değildir. Kafalardaki şüpheler ancak bilimsel çalışmalar yardımıyla giderilebilir.

Bir bütün olarak Kıbrıs adası sınırlı bir ekonomik güce sahiptir. Bununla birlikte güzel plajları, doğası, iklimi, tarihi zenginlikleri ve stratejik konumuyla turistik bir destinasyona haizdir. Hal böyle olunca, Kıbrıs’ta cazip mülkiyet ve yatırım imkanları doğmaktadır. Zaten yabancılara bu hususta ciddi vize ve ikamet kolaylıkları sunulmaktadır. Diğer yandan, İsrail ve Filistin’deki siyasi belirsizlik ve güvenlik endişeleri, İsraillileri Kıbrıs gibi daha güvenli bir yer arayışına yönlendirebilir. Belki de iddia edildiği gibi Kıbrıs Siyonist planların bir parçasıdır. İşte tüm bu soruların ve şüphelerin giderilmesi için hukuki ve bilimsel çalışmaların vakit kaybetmeden yapılması ve çıkan sonuçlara göre de yasal önlemlerin alınması şarttır.

Yazıyı paylaş
İsmail Şahin
Yazar İsmail Şahin Akademisyen - Yazar
Takip
Prof. Dr. İsmail Şahin, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Önceki yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ile Karabük Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Şahin, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Kıbrıs konusunda hazırladığı tezlerle, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans ve doktora derecesi almaya hak kazandı. 2017 yılında Siyasi Tarih alanında doçent, 2022 yılında ise profesör unvanı aldı. Bir dönem Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu'nda Doğu Akdeniz ve Jeopolitik üzerine dersler veren Şahin, Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz sorunu, enerji güvenliği ve Türk dış politikası konularında akademik çalışmalar yürütmektedir. Bunların yanı sıra düşünce kuruluşları ile ulusal gazete ve televizyonlara uzmanlık alanlarına ilişkin analiz, görüş, teknik rapor ve köşe yazılarıyla katkı sunmaktadır.
Yorum Bırakın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir