Türkiye ile KKTC arasında imzalanan doğal gaz mutabakatı, yalnızca adanın enerji güvenliğini değil, Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye ve TANAP üzerinden Avrupa pazarına taşınabileceği yeni bir jeopolitik hattın temelini de oluşturabilir.

Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında imzalanan “Doğal Gaz Boru Hattı Kurulmasına İlişkin Mutabakat Zaptı”, ilk bakışta KKTC’nin enerji arz güvenliğini güçlendirmeyi amaçlayan teknik bir altyapı yatırımı gibi görünebilir. Ancak Doğu Akdeniz’de son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu adımın çok daha büyük bir jeopolitik dönüşümün kilometre taşlarından biri olabileceğini gösteriyor.
Başbakan Ünal Üstel’in “KKTC’nin gelecek yüzyılını şekillendirecek stratejik vizyonun ilk adımı” olarak nitelendirdiği proje, aslında yalnızca elektrik üretim maliyetlerini düşürmeyi hedeflemiyor. Ortaya çıkan tablo, Kıbrıs’ın önümüzdeki on yıllarda Doğu Akdeniz enerji mimarisinde üstleneceği role ilişkin önemli ipuçları veriyor.
Enerji politikaları artık yalnızca ekonomi başlığı altında değerlendirilmiyor. Rusya-Ukrayna savaşının ardından Avrupa’nın yaşadığı arz krizi, Orta Doğu’daki çatışmalar ve küresel enerji piyasalarındaki kırılganlık, doğal gaz boru hatlarını aynı zamanda birer güvenlik ve diplomasi aracına dönüştürdü.

Tam da bu nedenle, Ankara ile Lefkoşa arasında atılan bu imzanın, mevcut ihtiyaçların ötesinde bir perspektifle okunması gerekiyor.
Kamuoyuna açıklanan çerçeveye göre doğal gazın öncelikli kullanım alanı, KKTC’nin elektrik üretim altyapısı olacak. Ağır yakıt bağımlılığı nedeniyle yüksek maliyetlerle çalışan mevcut sistemin doğal gazla dönüşmesi, hem üretim maliyetlerini azaltacak hem de yenilenebilir enerji yatırımlarının sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak.
Ancak mesele yalnızca bundan ibaret değil. Son yıllarda İsrail’in Leviathan ve Tamar, Mısır’ın Zohr, Güney Kıbrıs’ın ise Afrodit ve Glaucus sahalarında keşfedilen rezervler, Doğu Akdeniz’i küresel enerji rekabetinin merkezlerinden biri haline getirdi. Buna karşın, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in yıllarca siyasi bir proje olarak pazarladığı EastMed hattı; yüksek maliyetler, teknik zorluklar ve değişen küresel enerji dengeleri nedeniyle beklenen karşılığı bulamadı.
Bugün gelinen noktada temel soru şudur: Doğu Akdeniz gazı Avrupa’ya hangi güzergah üzerinden ulaşacak?
Bu soruya verilen cevap giderek daha fazla Türkiye’yi işaret ediyor.

Kıbrıs Raporu’nda daha önce yayımladığımız “Hazar’dan Akdeniz’e Uzanan Enerji Hattı: Kıbrıs’ta Statüko Nereye Evriliyor?” başlıklı analizde de ortaya koyduğumuz gibi, Türkiye Petrolleri’nin ExxonMobil ve Chevron ile peş peşe imzaladığı mutabakatlar, Ankara’nın Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Hazar havzasını birbirine bağlayan yeni enerji mimarisindeki rolünü güçlendiriyor.

ABD’li enerji devlerinin doğrudan Türkiye Petrolleri ile masaya oturması, yıllardır savunulan “Türkiye’siz enerji koridoru” tezinin sahadaki gerçeklerle uyuşmadığını ortaya koyuyor.

KKTC, Doğu Akdeniz’in Enerji Üssüne Dönüşebilir mi?
Bugün imzalanan mutabakat, yalnızca Türkiye’den KKTC’ye gaz taşınmasını öngören tek yönlü bir hat olmayabilir.
Orta ve uzun vadede bu altyapının, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğal gazın Kıbrıs’ta işlenmesi, depolanması ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılması için gerekli zemini oluşturabileceği ihtimali göz ardı edilmemeli.
Bu senaryoda KKTC, yalnızca enerji tüketen bir ada ekonomisi olmaktan çıkarak, enerji depolama, dönüşüm ve dağıtım merkezine dönüşebilir.
Türkiye’nin halihazırda sahip olduğu TANAP, Türk Akım ve Avrupa bağlantıları düşünüldüğünde, Doğu Akdeniz gazı için en ekonomik ve en güvenli güzergahın Anadolu üzerinden geçtiği gerçeği giderek daha görünür hale geliyor.
Kıbrıs Raporu’ndaki yazılarımda daha önce de vurguladığım gibi, İsrail gazının Avrupa’ya taşınması konusunda çalışan tek modelin TANAP olduğu yönündeki değerlendirmeler uluslararası enerji çevrelerinde ağırlık kazanıyor.
Bunun gerçekleşmesi elbette yalnızca teknik meselelerle sınırlı değil. Kıbrıs sorunu, deniz yetki alanları, bölgesel güvenlik dengeleri ve uluslararası hukuk gibi birçok başlık, bu sürecin ayrılmaz parçaları olmaya devam edecek.

Ancak enerji diplomasisinin tarihi bize şunu gösteriyor: Ekonomik zorunluluklar çoğu zaman siyasi ezberlerden daha güçlüdür.
Rum tarafındaki rahatsızlığın nedeni Türkiye ile KKTC arasındaki doğal gaz anlaşmasının Rum basınında geniş yankı bulmasının nedeni de tam olarak budur.
Rum yönetimi uzun yıllardır Doğu Akdeniz enerji rezervlerini, Kıbrıs sorununda diplomatik baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştı. Ancak ExxonMobil’in Güney Kıbrıs açıklarındaki rezervlere ilişkin açıkladığı takvim, üretimin en erken 2030’lu yılların ortalarında mümkün olabileceğini ortaya koydu.
Buna karşılık Ankara, çalışan altyapılar, mevcut boru hatları ve küresel enerji şirketleriyle kurduğu yeni ortaklıklar sayesinde çok daha uygulanabilir bir model sunuyor.
Rum basınında Türkiye’nin doğal gaz ve elektrik projelerini hızlandırmasının “alternatif enerji tedarikçisi olma” hedefiyle ilişkilendirilmesi tesadüf değil. Çünkü Doğu Akdeniz’de artık siyasi söylemlerden çok fizibilite hesapları belirleyici oluyor.

Kıbrıs’ta statüko enerjiyle değişebilir!
Belki de en önemli soru burada ortaya çıkıyor:
Kıbrıs sorununun geleceğini artık diplomatik masalar mı, yoksa enerji koridorları mı şekillendirecek?
Son dönemde ABD’nin bölgeye yönelik yaklaşımı, enerji güvenliği ile siyasi çözümleri birbirinden bağımsız değerlendirmediğini gösteriyor. Hazar’dan Karadeniz’e, oradan Doğu Akdeniz’e uzanan yeni enerji ve güvenlik kuşağında Kıbrıs’ın “kilit parça” olarak görülmesi tesadüf değil.
Türkiye-KKTC doğal gaz mutabakatı da tam bu nedenle yalnızca bir enerji anlaşması olarak okunamaz.
Belki bugün konuştuğumuz şey, bir boru hattıdır. Ancak birkaç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, bu imzanın aslında Doğu Akdeniz gazının Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye, oradan da TANAP aracılığıyla Avrupa’ya uzanacak yeni enerji koridorunun ilk halkası olduğunu görebiliriz.
Mert Özdeş
Kıbrıs Raporu
Genel Yayın Yönetmeni



