Türkiye’nin Kıbrıs politikası değişikliğe mi uğradı? BM yeni bir çözüm planı mı hazırlıyor? Ankara ile Lefkoşa aynı çizgide mi? Kıbrıs Raporu Genel Yayın Yönetmeni Mert Özdeş kamuoyunun gündemine gelen sorulara ilişkin değerlendirmelerini aktardı.

Kıbrıs sorunu, uzun yıllardır yalnızca adadaki iki taraf arasındaki siyasi anlaşmazlık olarak okunuyor. Oysa tarih, Kıbrıs’taki her diplomatik hareketliliğin aslında daha geniş bir uluslararası jeopolitik dönüşümün yansıması olduğunu defalarca gösterdi. Bugün de benzer bir süreçten geçiyoruz.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Ankara’da gerçekleştirilen üst düzey temaslarda Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusundaki girişimlerine verilen destek, BM Genel Sekreteri’nin “Kişisel Temsilcisi” Maria Angela Holguin’in çözüm sürecine ilişkin peş peşe yaptığı açıklamalar ve buna karşılık Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun sert çıkışları, doğal olarak kamuoyunda yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
Türkiye, yeniden federasyon eksenine mi dönüyor?
Birleşmiş Milletler yeni bir çözüm planı mı hazırlıyor?
Ankara ile Lefkoşa arasında görüş ayrılığı mı var?
Kıbrıs Türk tarafı yeni bir oldu bitti ile 2004 benzeri bir sürece mi yönlendiriliyor?
Bu soruların tamamı meşrudur.
Ancak sağlıklı cevaplar verebilmek için günübirlik açıklamalardan çok, uluslararası konjonktürü doğru okumak gerekir.
Önce şu gerçeği tespit edelim…
Kıbrıs sorunu değişmedi.
Değişen, dünyanın jeopolitiğidir.
Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik mimarisini sarstı. NATO’nun Avrupa’yı tek başına koruyabileceği yönündeki varsayımlar ciddi biçimde sorgulanmaya başladı. Avrupa ülkeleri, savunma kapasitesindeki eksikliklerini daha net görmeye başladı.
Tam da bu noktada Türkiye yeniden vazgeçilmez bir aktör olarak öne çıktı.
Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin NATO’daki rolünü tartışan başkentler, bugün Ankara ile savunma sanayiinden enerji güvenliğine, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar birçok konuda daha yakın çalışmanın yollarını arıyor.
ABD açısından da tablo farklı değil.
Washington, Rusya’yı tamamen karşısına almak istemiyor.
İran dosyasında istediği sonucu elde edebilmiş değil.
İsrail’in güvenlik talepleri ile bölgesel denge arasında hassas bir politika yürütmeye çalışıyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri ise Türkiye olmadan gerçekçi görünmüyor.
İşte Kıbrıs dosyasının yeniden hareketlenmesinin temel nedeni de tam olarak burada yatıyor.
Sorun değişmedi.
Sorunun etrafındaki dünya değişti.
Bu nedenle bugün Kıbrıs dosyasında yaşanan diplomatik hareketlilik, tek başına adadaki çözüm arayışının sonucu değildir. Daha doğru ifadeyle Kıbrıs, yeniden şekillenen uluslararası sistem içerisinde stratejik önem kazanan bölgesel başlıklardan biri haline gelmiştir.

AB ve BM’nin Girişimleri Ne Anlama Geliyor?
Ankara’da gerçekleştirilen Türkiye-AB Yüksek Düzeyli Diyalog Toplantısı’nın ardından yayımlanan ortak açıklamada Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusundaki girişimlerine verilen destek dikkat çekiciydi.
Zirvenin hemen ardından BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Holguin’in yaptığı açıklamalar da uluslararası toplumun Kıbrıs’ta yeni bir diplomatik zemin oluşturma arayışında olduğunu gösterdi.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: BM’nin amacı, mevcut statükonun sürdürülemez olduğunu vurgulayarak tarafları yeniden siyasi diyaloğa yönlendirmektir. Avrupa Birliği açısından ise Kıbrıs, artık yalnızca üyelerinden biri olan Rum Yönetimi’nin ulusal meselesi değildir.
Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği, Avrupa’nın savunma mimarisi ve bölgesel istikrar, Kıbrıs dosyasını yeniden Avrupa güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biri haline getirmiştir. Dolayısıyla bugün Brüksel’in Kıbrıs’a ilgisi, geçmiş dönemlere kıyasla daha geniş bir jeopolitik perspektiften okunmalıdır.

Türkiye’nin Kıbrıs Politikası Değişti mi?
Ankara’nın BM ve AB ile yoğun diplomatik temas yürütmesi, bazı çevrelerde Türkiye’nin federasyon tezine geri döndüğü yönünde yorumlandı. Ancak, Ankara’dan verilen tüm mesajların aksi yönde ortak bir noktası vardı.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, 15 Haziran’da BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin ile yaptığı görüşmede verdiği mesajlar, Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki temel parametrelerin korunduğunu açık biçimde ortaya koydu. Fidan, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in diplomatik girişimlerini desteklediklerini ifade ederken, çözümün ancak Ada’da iki devletin yan yana varlığı temelinde mümkün olabileceğini vurguladı. Bunun yanında, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilmeden hiçbir müzakere sürecinin kalıcı sonuç üretemeyeceğini de açık şekilde dile getirdi.
Bu açıklamalar, Ankara’nın müzakereye değil, müzakerenin dayandırılacağı parametrelere önem verdiğini gösteriyor.
Başka bir ifadeyle Türkiye, diplomatik sürecin dışında kalmayı değil, kendi çözüm vizyonunu uluslararası zeminde savunmayı tercih ediyor.
Bu yaklaşım yalnızca Türk Dışişleri Bakanlığı ile sınırlı değil.
Son dönemde yapılan, Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “iki millet, iki devlet” vurgusu ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Bakü’de dile getirdiği “Türkiye garantörlük haklarından asla vazgeçmeyecektir” açıklaması Ankara’nın siyasi iradesinin aynı eksende şekillendiğini gösteriyor.

Ankara’nın Diplomatik Stratejisi Nasıl Okunmalı?
Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politika, yalnızca Kıbrıs başlığı üzerinden analiz edilemez.
Ekonomik dengeler, Avrupa ile ilişkilerin yeniden tanımlanması, NATO’nun geleceği, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, Ankara’nın dış politika önceliklerini aynı anda şekillendiriyor.
Bu nedenle Türkiye, Batı ile diplomatik kanalları açık tutarken, Kıbrıs meselesinde de uluslararası girişimlere kategorik olarak karşı çıkmıyor.
Ancak bu yaklaşım, çözüm modelinde politika değişikliği anlamına gelmiyor.
Zira Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da Kıbrıs sorunu ve çözümüne ilişkin verdiği mesajlar, Türkiye’nin KKTC’nin tanınmasını da içeren iki devletli çözüm vizyonunu koruduğunu ortaya koyuyor.
Dolayısıyla mevcut tablo, Türkiye’nin müzakereye destek verdiğini; ancak bunu federasyon temelinde değil, iki devletli çözüm perspektifi çerçevesinde yaptığını ortaya koyuyor.

Cumhurbaşkanlığı ve Hükumetin Kıbrıs Çatlağı
Uluslararası diplomatik hareketlilik sürerken, Kuzey Kıbrıs’ta çözüm modeline ilişkin farklı siyasi yaklaşımlar da önemli bir nokta.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda çözüm modelini doğrudan “federasyon” olarak tanımlamaktan kaçınsa da, uzun yıllardır savunduğu siyasi yaklaşım iki toplumlu, iki bölgeli federal çözüm perspektifiyle örtüşüyor.
Buna karşılık Ankara’nın resmi açıklamaları ile Hükumet ve Dışişleri Bakanlığı’nın ortaya koyduğu siyasi çerçeve, iki devletli çözümü esas almaya devam ediyor.
Bu nedenle son dönemde kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “Ankara ile Cumhurbaşkanlığı aynı çözüm vizyonunu paylaşıyor” yönündeki değerlendirmeler, mevcut resmi açıklamalarla tam olarak örtüşmüyor.
Diplomatik nezaket gereği taraflar kamuoyu önünde görüş ayrılıklarını öne çıkarmıyor olabilir. Ancak siyasal pozisyonlar analiz edildiğinde, çözüm modeline ilişkin yaklaşım farklılıklarının devam ettiği görülüyor.

Tahsin Ertuğruloğlu’nun Tepkisi Nasıl Değerlendirilmeli?
Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun “Annan Planı komplosu yeniden mi tezgahlanıyor?” çıkışı doğru okunmalıdır.
Ertuğruloğlu, BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi’nin kolaylaştırıcılık görevinin fiilen yeni bir çözüm planı hazırlama sürecine dönüşmesinden endişe ediyor.
Bu nedenle son açıklamalar, aslında diplomatik yönteme yönelik bir uyarı niteliği taşıyor.
Bu açıklama, KKTC tarafının geçmiş müzakere deneyimlerinden kaynaklanan hassasiyetini de yansıtıyor.
Özellikle Annan Planı sürecinden sonra KKTC’de oluşan siyasi hafıza, BM temsilcilerinin kolaylaştırıcılık rolü ile siyasi yönlendirme arasında hassas bir denge gözetmesi gerektiği yönündeki yaklaşımı güçlendirmiş durumda.

Sonuç: Değişen Parametreler Değil, Uluslararası Konjonktür
Kıbrıs’ta bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca Lefkoşa-Ankara hattından okumak eksik olur.
Asıl denklem; Washington, Brüksel, Moskova, Ankara ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında kuruluyor.
Türkiye bugün müzakereye kapıyı kapatmıyor.
Ancak aynı zamanda iki devletli çözüm vizyonundan, garantörlük sisteminden ve Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği talebinden de geri adım atmıyor.
Bu nedenle “Türkiye federasyona geri döndü” ya da “Kıbrıs pazarlık masasında” şeklindeki değerlendirmeler, mevcut resmi açıklamalar ve sahadaki diplomatik tablo dikkate alındığında erken ve eksik bir okuma olacaktır.
Asıl değişen şey, Ankara’nın politikası değil; Kıbrıs’ın yeniden büyük güç rekabetinin merkezindeki stratejik dosyalardan biri haline gelmesidir. Bu gerçeği doğru okumadan önümüzdeki süreci anlamak mümkün görünmüyor.



